Özdeş Dikdörtgen Nedir? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Açısından İnceleme
Özdeş Dikdörtgenin Tanımı ve Matematiksel Temeli
Özdeş dikdörtgen, genellikle geometrik bir terim olarak, iki dikdörtgenin tamamen aynı boyutlarda olduğunu ifade eder. Yani, uzunlukları ve genişlikleri eşit olan iki dikdörtgen birbirine özdeştir. Ancak, bu basit matematiksel tanım, toplumsal ve kültürel bir perspektiften bakıldığında çok daha derin bir anlam taşır. Özdeşlik, toplumsal yapılar ve bireyler arasındaki ilişkilerde de önemli bir kavram haline gelir.
Her ne kadar günlük hayatta karşılaşılan özdeşlik, çoğunlukla fiziksel dünyadaki nesnelerle ilişkili olsa da, toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi kavramlarla birleştiğinde, çok daha geniş ve kapsayıcı bir anlam kazanır. Bu yazıda, “özdeş dikdörtgen” kavramını, bireylerin ve grupların karşılaştığı toplumsal yapılarla nasıl ilişkilendirebileceğimizi ve bunun toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet üzerine nasıl yansıdığını inceleyeceğiz.
Toplumsal Cinsiyet ve Özdeşlik
Toplumsal cinsiyet, bireylerin toplum tarafından belirlenen ve şekillendirilen rollerine işaret eder. Özdeşlik, genellikle toplumsal cinsiyetle ilişkili olarak, bir kişinin toplumun beklediği normlarla ne kadar uyumlu olduğuna dair bir ölçüt olabilir. Kadın ve erkek rollerine dair kalıp yargılar, bu özdeşlik anlayışını pekiştirebilir.
Bir kadının toplumsal cinsiyet normlarına uygun davranması, genellikle “özdeş” bir kadın figürü oluşturur. Oysa bu, çoğu zaman gerçeklikten uzak bir idealize edilmiş kadın imgesidir. İstanbul’daki sokaklarda, toplu taşımada, işyerinde, karşımıza çıkan kadın ve erkek figürlerinin bazen bu normlarla örtüşmediğini görmekteyiz. Çalışma hayatındaki kadınlar, evdeki sorumlulukları, toplumsal baskılar ve ekonomik zorluklarla özdeş olmayan bir “idealleştirilen kadın” figürünü karşılarlar. Toplum bu kadınları, doğru şekilde “özdeşleştiremediğinde”, onların rolünü sorgulama eğiliminde olur. Mesela, bir kadın yalnızca işyerinde lider oluyorsa, toplum onu genellikle ‘erkeksi’ olarak tanımlar. Oysa o kişi, bireysel olarak özdeştir, ancak toplumsal cinsiyet normları onu kendine yabancı kılmaktadır.
Çeşitlilik ve Özdeşlik
Toplumsal çeşitlilik, her bireyin benzersiz özelliklere sahip olduğunu kabul eder. Herkesin kendine ait deneyimleri, kimlikleri, geçmişleri ve kültürel birikimleri vardır. Çeşitliliği kabul etmek, her bireyi ve grubu, kendi kimliğiyle özdeşleştirebilmek anlamına gelir. Fakat, günümüzde toplumsal yapılar, özellikle geleneksel aile yapısı, eğitim ve iş dünyası, çeşitliliği genellikle ‘özdeşlik’ ile kıyaslar.
Mesela, İstanbul’daki birçok işyerinde, farklı etnik kökenlere sahip bireyler arasında gördüğümüz etkileşimler çoğu zaman önyargılarla şekillenir. Özellikle toplumda yaygın olan Türk-Öztürk ayrımları, çeşitliliğin ne kadar zor kabul edildiğini gösteriyor. Birçok kez toplu taşımada, sokakta ya da bir kafede, bir Kürt ya da bir Arap kökenli bireye karşı önyargılı bakışlar gözlemledim. Bu insanların yaşadığı toplumsal dışlanma, onları hem birey olarak hem de grup olarak kendileriyle özdeşleştirmekte zorlayabilir.
İstanbul’daki giyim tarzlarına baktığımızda, gençlerin “özdeş” olma arayışının bazen nasıl birbirini takip ettiğini görebiliriz. Belirli markaların, saç şekillerinin ve yaşanan sosyal medya trendlerinin toplumda kabul görebilir olma kriterlerine dönüştüğü bu dönemde, çeşitlilikten ziyade özdeşlik öne çıkıyor. Oysa ki gerçek çeşitlilik, bireylerin sadece dışsal bir özdeşlik üzerinden değil, içsel kimliklerini de özgürce ifade edebilmeleriyle şekillenir.
Sosyal Adalet ve Özdeşlik
Sosyal adalet, her bireyin eşit haklara ve fırsatlara sahip olmasını savunur. Ancak, toplumsal yapılar genellikle belirli grupların diğerlerine göre daha avantajlı olduğu bir düzeni sürdürüyor. Bu düzenin içinde, bir grup özdeşliklerini yaşarken, diğer gruplar dışlanmakta ya da daha az imkanla karşılaşmaktadır. Sokakta gördüğümüz manzaralar, işyerinde karşılaştığımız durumlar, bazen sosyal adaletin ne kadar ihlal edildiğini gösterir.
Bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken, toplumun her kesiminden insanla tanışma fırsatım oldu. Özellikle kadınlar, LGBTQ+ bireyler ve göçmenler gibi gruplar, genellikle toplum tarafından belirlenen normlara göre “özdeş” olmayı başaramadıkları için ayrımcılığa uğramaktadırlar. Bir kadının kıyafeti, bir LGBTQ+ bireyinin cinsel yönelimi ya da bir göçmenin aksanıyla konuşması, onları çoğu zaman dışlar ve özdeşlik anlayışına uymadıkları için sistematik ayrımcılığa tabi tutar.
Toplumsal cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ya da etnik köken gibi faktörler, kişilerin özgürce özdeşliklerini ifade edebilmesini engeller. İstanbul’daki toplu taşımalarda gördüğümüz bu ayrımcılık, sosyal adaletin eksik olduğu bir toplum yapısına işaret eder. Bir grup insan, toplumun belirlediği normlarla özdeş olduğu için her türlü fırsata erişim sağlarken, diğer gruplar bu fırsatlardan mahrum kalmaktadır.
Özdeş Dikdörtgenin Toplumsal Yansımaları
Özdeşlik, bazen toplumsal yapıların içinde kabul görme biçimi olarak karşımıza çıkar. Ancak, bu özdeşlik, her zaman adil bir şekilde dağıtılmaz. Bu noktada, toplumun farklı gruplarına, kendi kimliklerini özgürce yaşayabilme hakkı verilmelidir. Bireylerin, toplumsal normlarla değil, kendi içsel değerleriyle özdeşleşebilmeleri, daha adil ve kapsayıcı bir toplum yaratabilir.
Benim gözlemlerime göre, İstanbul gibi büyük şehirlerde bireylerin yaşadığı anonimlik, bazı noktalarda onların kimliklerini özgürce yaşamalarına olanak tanıyabilir. Ancak bu anonimlik, aynı zamanda bazı grupların kendilerini daha görünür hale getirmelerini de zorlaştırabilir. Özellikle, bazı dini veya etnik grupların yaşadığı ayrımcılık, onları toplumdan dışlayan bir anlayışı besleyebilir.
Toplumun her kesimine eşit fırsatlar sunmak, özdeşliğin değil, çeşitliliğin ve sosyal adaletin ön planda tutulduğu bir yaklaşımı benimsemekle mümkündür. Her birey, kendi kimliğiyle, kendi değerleriyle özgürce var olabilmeli ve toplumsal normlar tarafından dışlanmamalıdır.
Sonuç
Özdeş dikdörtgenin matematiksel anlamı, basitçe benzerlik üzerinden bir kıyaslama yapmayı ifade ederken, toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi kavramlarla bağlandığında, daha derin bir sosyal meseleyi ortaya çıkarır. Bir kişinin ya da grubun toplumsal normlarla özdeş olma çabası, bazen kimliklerini ve bireysel özgürlüklerini sınırlayan bir faktör haline gelir. İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde, bu süreç her gün sokakta, toplu taşımada ve işyerlerinde gözlemlenebilir. Sosyal adaletin sağlanabilmesi için, bireylerin kendi kimlikleriyle barışık bir şekilde, dışlanmadan ve ayrımcılığa uğramadan yaşayabilmeleri için toplumun özdeşlik anlayışını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.